Kraliçeler ve Gölgeler 1.bölüm

 Zamanı ilerletmek mi? Yoksa geriye almak mı? 

Geçmişteki yaraların etkisi mi? Yoksa gelecekteki sırların gerçeği mi, önemli? 

Peki sizce yalnızlık mı? Veya herkesin içinde yalnız kalmak mı? 


Pekala açık konuşayım. Eminim ki akıllarınızdaki tek soru şu “bize niye soruyorsun bunları?” açıklayayım. 


Ben iki bin yirmi sekizden gelen bir kadın. Üzerine geçmişte bastığınız toprağın ve gelecekte de basacağınız toprağın üzerine basan biri. Belki bazılarınız garipseyecek ama bu hikaye sizi geçmişe götürecek. Hemde öyle bir geçmişe götürecek ki. Belkide üzerinden geçtiğiniz yılları bu defa şaşırarak hayal edeceksiniz. Akılınıza gelmeyen her şey burda size kendini gösterecek. Ve bazı şeylerin farkına varmayı öğreneceksiniz. İşte bu hikaye bundan ibaret. Tüm soruları bu yüzden sordum. Gelecek yada geçmiş. Ne anlamı var demenin önemi işte bu hikayede netleşecek. Ve evet gelecekten gelipte geçmişi anlatmaya gelen biri olarak size tüm her şeyi açıklayacağım. Ama bu hikayede sizden istediğim tek şey şu kimseye inanmayın. İster güvenilir dursun, ister güvensiz. Dışı bir görünenin, içi bir değildir hiç bir zaman. Bunuda asla unutmayın. Pekala hazırsanız zaman yolculuğumuz başlıyor…


31/12/2023

Yılbaşı gecesinden bir önceki geceydi. Saat sıfır, sıfıra dakikalar kalmış. Millet ya evinde ya da mekanlarda kutlamak için  hazırlık yapıyordu. Etraf karla kaplı bir haldeyken. Dükkanlardaki renkli süsler, ışıklar, kampanyalar ve daha bir çoğu şey herkesin dikkatini çekerken sadece tek bir kişinin dikkatini çekmiyordu. Her yıl kutlanan bu yılbaşı sadece İris’in dikkatini çekmiyordu.


 Gerçi o bir şeylere sevinmeyi yıllar önce bırakmıştı. İnsanların güler yüzlerine karşılık vermeyi seneler önce unutmuştu. Bu yüzden sadece duygusuz biri gibi geziyordu etrafta.


 Aslında bakılırsa İris’in doğum gününe de dakikalar kalmıştı. Yılbaşında doğmak herkesin kaderi değildi ne de olsa. Ama bu da İris’in umrunda değildi. Doğum günü kutlamak gibi bir derdi yoktu. Ve evet kutlayanı da yoktu. Yalnız başına yaşayan başıboş bi kızdı işte. 


Rengi siyaha bulamış saçlarına teker teker düşüyordu su damlaları. Hızlı hızlı yağan yağmur onu yormak yerine güçlü hissettiriyordu sanki. Aman sanki bir işe yarayacaktı. Salak bir kişilikti bana göre. Bazı insanları örnek almalıydı. Herkese göz devirirse tabii kimse istemezdi onu. 


Adımlarını hızlandırmıştı. Yetişmesi gereken bir yer vardı. Otobüsle trene yetişmeye çalışıyordu. Ama henüz otobüse bile binememişti. Önce Eskişehir’e yolculuk yapacak. Ordan da İzmir’e gidecekti. Çünkü şu sıralar İstanbul’da bir gariplikler vardı. Havası sanki farklıydı bi. Ki bence İstanbul şu sıralar bilmediği insanlarla doluydu. 


Tanımadığı, hiç ama hiç görmediği, ve bu kavramlara benzer daha bir çok kavramın duygularına karıştığı da olmuştu. İnternette sürekli “maskeliler geliyor dikkatli olun” gibi yazılar okumaktan bıkmıştı. Bir gariplik olduğu belliydi bile. Başına bela almadan gitmek istiyordu burdan. 


İyi olurdu. Onun içinde benim içinde. Azınlık gibi biriydi resmen. Salağın tekiydi. Mutlu olmayı bilmez. Her şeye burun kıvırır. Eğlenmenin ne demek olduğunu bilmeyen biriydi işte. 


Adımları sonunda olması gerek yeri bulmuş gibi otobüs durağının önünde durmuştu. Siyah şişkin montunun cebinden çıkarttığı cep telefonuna baktı. Saat on ikiyi çeyrek geçiyordu. Yükselen bağırış ve şarkı seslerinden anlamıştı zaten. Derin bir iç çekti. Onun haricinde bir kaç kişi daha vardı. Otobüsü bekleyen. Ama bu umurunda değil. Otobüs önlerinde durduğunda otobüse binmeye yelteniyordu ki karşı kaldırımdan gelen sesle irkilip baktı karşıya. Kimliğini bilmediği biri bir kadını çekiştiriyordu. Yeşil kırmızı maskeli biriydi. Kadın bağırdıkça bağırıyordu. 


İris, içgüdüsel bir şekilde orayla ilgilenmeyip hızlıca otobüse girdi kadınla maskeli kişinin olduğu tarafa ikili koltuklardan birine oturdu. Sırt çantasını çıkarıp kucağına aldığında gözü bir an olsun ayrılmıyordu karşı kaldırımdakilerden. Burası İstanbul’un en büyük yollarından biriydi ana yollardan. Karşı ki kaldırım çok uzaktı belki ama kadının sesi öyle duyuluyordu ki, sanki yanı başlarındaymış gibiydi.


En son maskeli çıkardığı silahı kadına uzattı. Kadın korkuyla baktı maskeliye. İris ise olayı anlamaya, idrak etmeye çalışıyordu. Araba sesleri hariç tüm insan sesleri kesilmişti bir anlık. Hani olur ya bir anda kesili verir tüm sesler. Kimse çıtını çıkarmaz. Aynen öyle susmuştu millet. 


Maskeli kafasını kadından çekip İris’in olduğu otobüse çevirdi yavaşça. Yüzü gözükmese de sanki bakışları İris’in üstünde gibiydi. Kafasını hafifçe sağa eğdi. Sonra arabalar umrunda olmadan otobüse doğru ilerlemeye başladı. Havaya sıkıyordu sadece. Adımlarını yağmurda hızlı hızlı atıyordu. 


Tam o sırada otobüsün içinden bir adamın bağırışını duydu İris. “Çabuk sür otobüsü!” dedi. Genç biriydi. Otobüsü çalıştıran şoför korkudan ne yapacağını şaşırmıştı. Otobüsü çalıştırıp ilerlemeye başladığında Az önce ki gencin sesi duyuldu yine. “Amca şehirler arası tren durağına gidelim.” dedi biraz önce ki gergin sesin aksine. Şimdi konuşurken biraz daha sakindi sesi. İris şaşırmıştı. Bu adamda mı, oraya gidiyordu? Yoksa tek çıkış yol orası olduğu için mi, orayı tercih etmişti. 


Adam dikiz aynasından korkuyla kafa salladı bir kez. Otobüsü hızlandırdı. İris yanındaki boş yere çantasını koydu. Montundan telefonunu çıkarıp saate baktı tekrar. On iki buçuktu. Saat yavaş işliyordu. Oysa ki günler  kısalıyordu. Umursamadı. Telefonundan rastgele bir şarkı açtı. Kablolu kulaklığını kulağına taktı ardından da. Montunun içine giydiği bol kıyafetin şapkasını kafasına geçirdi. Son olarakta kafasını cama yaslayarak gözlerini kapattı. 


Yaptığı başka bir şey yoktu ki zaten. Anca sessiz kalmayı biliyordu. Annesi bunları mı, öğretmişti ona…


Gözlerimi birinin beni sarsmasıyla açtım. Etraf aydınlıktı. “İyi misin, abla?” dedi korkuyla yüzüme bakarak. Kafamı yasladığım yerden kaldırdım. “Nerdeyim, ben?” diyebildim sadece. “Korkma güvendesin.” diyen kalın sesle kafamı karşıya çevirdim. İstanbul tren garındaydık. Sabahın altısıydı ve hava buz gibiydi…


Kafamı duvara yaslamıştım. Tamam da en son otobüsteydik… Tüm bu düşüncelerimi başıma bir anda saplanan ağrı böldü. Öyle ağrıyordu ki başım, bi an hiç bitmeyecek sanmıştım ağrıyı. “Garda ne işimiz var?” diye bir soru yönelttim başımın ağrısından bağımsız. “İzmit’e gideceğiz.” dedi yine aynı kalın ses. “Sizi tanımıyorum.” dedim. 


Gözlerim yavaş yavaş kapanıyordu. Yorgundum. Vücudum bitkin haldeydi. Mide ağrılarım vardı. Yani kısaca mide hastalıkları olan bir kızdım. İlaçlarım nerdeydi, kim bilir? “Ağrım var, ben gidemem.” dedim. Bir andan hem başım hem midem ağrıyordu. “Korkma abla seni kurtarmak için yanımıza aldık zaten, başka amacımız yokki.” dedi.


O da ne demekti. Neyden ve kimden kurtuluyordum. İşin kötüsü tüm her şeyin böyle karma karışık olması daha çok kafa karıştırıyordu. 


Baş ağrım gittikçe artarken elimi başıma attım. Yüzüme vuran soğuk esintiyle ve sesle trenin geldiğini anladım. Gözlerim ağrıdığı için açamıyordum gözlerimi. Yarı açık etrafı inceliyordum. “Kalk hadi.” dedi kalın sesli şahıs. Şahıs diyordum çünkü ne adını biliyordum nede adam gibi tanıyordum onu. 


Beni tutup kaldırmaya çalıştığında elimden geldiği kadar çırpındım. Ama mümkün değildi. Sudan çıkarılmış nefes almaya çalışan bir balıktan farksızdım şuan. Biraz biraz gördüklerime göre düşmemem için tutuyordu beni. “Yalvarırım.” dedi ağlamaklı ses tonuyla. “Bırak beni.” gözlerim ağır ağır kapanmıştı.

Comments

Popular posts from this blog

Kupa ve Sinek 1.Bölüm